Bilim

Vampir Efsanesi Nasıl Doğdu; Tarih Boyunca Vampirlerle İlgili Neler Yaşandı

Vampirler günümüz pop kültüründe oldukça yaygın ve birçok farklı biçimde karşımıza çıkabiliyor: PlayStation oyunu “Castlevania: Symphony of the Night“taki Dracula’nın atılgan ‘çocuğu’ Alucard’dan; Alacakaranlık serisinin romantik, idealist sevgilisi Edward’a kadar pek çok farklı tür bulunuyor.

Günümüzün vampiri, birçok bakımdan Doğu Avrupa folklorundaki kökleriyle pek de ilgili görünmüyor. Ancak vampir fikrinin kökeni aslında çok eskilere dayanıyor.

Vampirlerle ilgili bilinen ilk atıf, Ortodoks Hıristiyanlığın Doğu Avrupa’ya yerleşmesinden kısa bir süre sonra, MS 1047’de Eski Rusça bir yazıda karşımıza çıkıyor. Bu yazıda vampir için kullanılan terim, kökeni belirsiz olan “upir” olarak gözüküyor, ancak olası gerçek anlamının, insanların ölüler için ayinlerde görünebileceğine inandıkları potansiyel olarak tehlikeli bir ruhsal varlığa atıfta bulunan “şölen veya kurbandaki şey” olduğunu düşünülüyor. Bu isim, yaratığın adını söylemekten kaçınmak için kullanılan bir yöntemdi ve ne yazık ki, bu varlığın gerçek adını asla öğrenemeyebiliriz.

Vampir, dünya çapındaki folklordaki diğer birçok şeytani yaratığın işlevine benzer bir işlev görüyordu: Bakteri ve virüs bilgisinin olmadığı bir zamanda, çeşitli sorunlardan, özellikle de hastalıkların sorumlusu olarak görüldüler.

Tarih boyunca, çeşitli hastalıkların vampirlerle bağlantılı olduğuna dair efsaneler üretildi. Vampirlerle ilgili inançlar zaman içerisinde değiştiğinden dolayı hiçbir hastalığın vampir efsaneleri için temel, “saf” bir köken olarak belirlenememesi ise şaşırtıcı değil.

Ancak özellikle iki hastalık, insanların buna inanması için oldukça sağlam belirtiler gösteriyor. Bu hastalıklardan biri, adı Latince “delilik” teriminden gelen kuduz. Gezegendeki bilinen en eski hastalıklardan biri olan bu hastalık, hayvanlardan insanlara bulaşır ve temel olarak ısırma yoluyla yayılır. Burada da klasik bir vampir özelliğine açık bir bağlantı görebiliyoruz.

Ancak başka ilginç bağlantılar da bulunuyor. Hastalığın temel bir semptomu, su korkusu olan hidrofobidir. Yemek borusundaki ağrılı kas kasılmaları, kuduz kurbanlarının yemek yemekten ve içmekten kaçınmalarına ve hatta kendi tükürüklerini yutmamalarına neden ve sonuç olarak “ağızda köpürmeye” neden olur. Bazı efsanelerde vampirler, bu semptomun bir uzantısı olarak, bir şekilde taşınmadan veya yardım almadan akan suyu geçemezler. Ayrıca, kuduz ışıktan korkmaya, uyku düzeninin değişmesine ve saldırganlığın artmasına neden olabilir ve bunlar da çeşitli halk hikayelerinde vampirlerin tanımlamak için kullanılan temel özellikler arasında yer alıyor.

İkinci hastalık, niasin (B3 vitamini) veya amino asit triptofanın eksikliğinden kaynaklanan pellagra’dır. Pellagra, çoğu zaman mısır ürünleri ve alkol tüketiminin yüksek olduğu yeme alışkanlıklarından kaynaklanabiliyor. Avrupalılar Amerika’ya ayak bastıktan sonra mısırı Avrupa’ya geri taşıdılar. Ancak mısırın hazırlanmasında önemli bir adımı görmezden geldiler: Genellikle kireç kullanarak yıkamak, yani pellagra riskini azaltabilen “nixtamalizasyon” adı verilen bir süreç.

Pellagra temel olarak dermatit, ishal, demans ve ölüme neden olur. Ayrıca bazı hastalar güneş ışığına karşı yüksek hassasiyet yaşarlar ve bu da cildin daha soluk görülmesine yol açar.

Pek çok hastalık, vampirlerle ilgili hikayelerle bağlantı görülebilse de, tabii ki gerçekler çok farklı. Örneğin Pellagra, Doğu Avrupa’da vampir inançlarının ortaya çıkmasından yüzyıllar sonrasına kadar, yani 18. yüzyıla kadar bulunmuyordu.

Ancak hem pellagranın hem de kuduzun vampir tarihinin önemli bir kısmında salgın olarak bulunması bunları halen ilginç yapıyor. Büyük Vampir Salgını olarak adlandırılan, kabaca 1725’ten 1755’e kadar süren dönemde, vampir efsaneleri kıta genelinde “viral” oldu.

Hastalık Doğu Avrupa’da yayıldıkça doğaüstü nedenler sebep olarak gösterildi ve vampir histerisi tüm bölgeye yayıldı. Birçok insan, vampirlerin “ölümsüzler” (veya ‘ölü olmayan’) yani ölümden sonra bir şekilde yaşamaya devam eden insanlar olduğuna ve vampirin cesedine saldırarak durdurulabileceğine inanıyordu. Cesede bir kazık sokmayı, vücudu sarımsakla kaplamayı ve Slav folklorunda yüzyıllardır var olan çeşitli diğer gelenekleri içerebilen “vampir cenaze törenleri” uygulanmaya başlandı.

Bu arada bölgede Osmanlılara karşı savaşan Avusturyalı ve Alman askerler, bu toplu mezarlara yapılan ayinlere veya ‘saygısızlığa’ tanık oldular ve vampir hikayeleriyle Batı Avrupa’ya döndüler.

Vampir hikayelerinin bu kadar fazla yayılmasının sebeplerinin en başında, yukarıda da söylediğimiz gibi hastalıklar geliyor. O sıralarda Doğu Avrupa’da yaşanan Büyük Vampir Salgını dönemi sadece bir hastalık dönemi değil, aynı zamanda siyasi ve dini bir çalkantı dönemiydi.

18. yüzyıl boyunca, Doğu Avrupa, yerel kültürlerin çoğu zaman bastırılmasıyla birlikte, yerli ve yabancı güçler bölge üzerinde kontrollerini uygularken, içeriden ve dışarıdan baskıyla karşı karşıya kalıyordu. Örneğin Sırbistan, Orta Avrupa’daki Hapsburg Monarşisi ile Osmanlılar arasında mücadele ediyordu. Polonya yabancı güçler altındaydı, Bulgaristan Osmanlı yönetimi altındaydı ve Rusya, Büyük Çar Peter’ın politikaları nedeniyle dramatik bir kültürel değişim geçiriyordu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.